Çam, yağmur ve toprak kokusu…

Çam, yağmur ve toprak kokusu…

Yarı ahşap yarı betonarme, iki katlı, kalın duvarlı, merdivenli, derin ve büyük pencereli, pencerelerin önünde sedirleri olan, dedemden kalma küçük bir evdi burası.

Karşı ki tepelere sis çökmüştü, yağmurlu bir gündü. Lehimlettiğimiz eski kuzineye, odun biraz da tezek atmıştım. Evin içi sıcak, kuzinenin içinde pişirdiğim çörek ise annemin pazar sabahları pişirdiği çörek kadar olmasa da o günleri anımsatmaya yetecek kadar güzel kokular yayıyordu. Dışarı da serin ama soğuk olmayan bir hava vardı. İçime çektiğim oksijen bütün hücrelerime kadar ilerliyor, şakaklarım ve göz kapaklarım da ki ağırlık, yerini tuhaf bir rahatlamaya bırakıyordu. Annem artık yaşlanmıştı. Bütün hayatım boyunca hem annem, hem babam, hem de çocuğum olmuştu. O da eskisi kadar konuşmuyor, her zaman ki gibi örgüleri ile meşgul oluyor, ara sıra karşıda ki evlerde yaşayanların hayatları ile ilgili anılarını anlatıyordu. Bense her seferde ilk defa dinliyormuşçasına keyifle dinlemeye başlıyordum. Sevdalarını, düğünlerini, kınalarını, pazarlarını, karda kışta yatsı namazından sonra löküs dediği lamba ile yaptıkları ev oturmalarını, ipe dizdikleri kuru etlerin tadını, ayaklarına giydikleri mestleri kara lastikleri, çaya konup kara kazanda çamaşır yıkadıkları günleri dinleyerek dalıyordum uykuya.

Tam da burada ölelim dedim içimden anneme. Böyle mutlu ölelim.

~~~

Fotoğraf: Uzun Göl / Trabzon 

23

No Responses

Write a response