Her yol düş kurmakla başlar biraz.
Rota belirlemek, plan yapmak, nereden-nasıl gidelim, nerelere uğrayalım hatta yanımıza neler alalım, neler giyelim diye düşünürken, aslında hep hayal eder ve ona göre hareket ederiz.
Bu hayaller bazen düşündüklerimizin ötesinde olur, bazen de hayal kırıklığına dönüşür.
Ben de ilk defa seyahat edeceğim her yer gibi Gölyazı’ya giderken büyük hayaller kurdum.
Sanki bir şehre değil, tarihin ötesine bir zaman yolculuğuna çıkıyordum.
Elbette itiraf etmek gerekir ki, bu duyguyu bize yaşatan bölge hakkında daha gitmeden internette gördüğümüz muhteşem fotoğraflardır.
Adı aklımda hep “Bozyazı” olarak kalsa da, burası Roma döneminden kalma eski bir Rum köyü.
Bu nedenle, buraya gelmeden kurduğum hayallerde de Romalılardan kalma eski bir köyle karşılaşma hayali vardı.
Zamanın parlattığı eski parke taşları ile döşenmiş sokakları, kaldırımları, maviye boyanmış balkonları, ahşap panjurlu büyük pencereleri, pencereleri göle açılan taş evleri, mabetleri, roma dönemi kalıntıları ve dingin bir göl hayal ederek geldim Gölyazı’ ya.
İtiraf etmeliyim hayalimdeki Gölyazı’nın birazını da buldum.
En azından muhteşem bir gün batımı, gelin gibi süslenen balıkçı kayıkları, gülen çocukları, incir kaynatan kadınları, ağ ören balıkçıları, hayat telaşında insanların eskiden beri değişmeyen ayakta kalma çabalarını…
Sekiz küçük adadan oluşuyor Gölyazı. Tarihi dokusu hemen hemen yok olan, bir kaç duvarı ayakta kalabilmiş; manastır, tapınak ve kilise kalıntılarıyla bir kaç rum evi mevcut. Balıkçılıkla geçinen köylüler, günlük hayatlarını yaşarken, meraklı gezginleri ağırlıyor yanlarında. Yaşam alanlarının bir bölümünü pansiyon olarak kiralıyor, bir bölümünde küçük, şirin balıkçı restoranları ile hizmet veriyorlar. Biz kahvaltımızı yaparken onlarda yan masa da konu komşu muhabbet içinde kahvaltılarını yapıyor. Şiveleri ve kahkahaları ile hayat olanca doğallığıyla devam ediyor.
Her yerde ay yıldızlı bayrak ve Atatürk posterleri.
Sevdaları büyük kısaca.
Biraz özeleştiri yapmadan duramadım yine. Yurdum insanı bütün coğrafya da olduğu gibi Yaradanın bahşettiği bu güzel doğa da daha başka yaşamalı. Daha düzenli, daha planlı, daha kalıcı, daha çağdaş yaşamalı. Şu evde benim bütün neslim doğmuş diyebilmeli. Öyle bir ev daima ayakta kalabilecek şekilde yapılmalı. Mesela yabancı bir sanatçının; falan yerde ki evi, bestesini yaptığı, kitabını, şiirini yazdığı mekanlar, bu gün hala ayakta kalabiliyorsa, bunu bizim insanımız da yapabilmeli. Genlerimiz de ki göçebe ve savaşçılık, kültürümüz haline gelmiş maalesef. Hep bir kavga dili, hep bir geçicilik var yaşamımızda. Ne gönülde kalıcı olabiliyoruz, ne dünyaya kalıcı izler bırakabiliyoruz. Bazen bile bile, bazen bilmeden aslında sadece geçmişi değil büyük bir kültürü de katlediyoruz.
Gölyazı böyle bir yer. Gelişmeye, desteğe, “yine”lenmeye ihtiyacı olan bir yer.
Gölyazı’da balık yenir, fotoğraf çekilir, göl havası solunur, gün batımı izlenir.
Severseniz bir iki günlük, sıkılırsanız birkaç saatlik bir yer. Sevmezseniz eğer daha gidilecek çok yer var.
Sevgi Dinçmen / 2016 Ağustos
Gölyazı – Nilüfer /Bursa















Senem
22 Eylül 2016Ne gönülde kalıcı olabiliyoruz, ne dünya ya kalıcı izler bırakabiliyoruz. Bazen bile bile bazen bilmeden.
Ne de güzel yazmışsın. Bütün bir yazının özeti gibi. Yüreğine sağlık arkadaşım. Öyle güçlü öyle hisli yazmışsın ki